Düğün salonunun arka odasında, loş ışıklar altında, damat Ahmet’in kalbi deli gibi çarpıyordu. Düğün bitmiş, misafirler dağılmıştı ama o, gelinin en yakın arkadaşı olan nedimeyi, Ela’yı, gözüne kestirmişti. Ela’nın dolgun kalçaları, dar elbisesinin altında sallanırken, Ahmet’in sikini taş gibi sertleştirmişti. Kaslı vücuduyla yaklaştı, sabırsızlığı her adımda artıyordu. Ela, masum bakışlarıyla ona döndü, ama gözlerinde saklı bir ateş yanıyordu. Ahmet, Ela’nın sıkı kalçalarını avuçlayıp sertçe kendine çekti, arkasına geçti. ‘Seni burda sikicem, küçük orospu,’ diye homurdandı kulağına, eliyle elbisesini yukarı sıyırdı. Ela’nın götü çıplak kaldı, pürüzsüz ve davetkar.
Ahmet’in eli, Ela’nın kalçalarını ezercesine sıktı, parmakları ete gömüldü. Ela hafifçe inledi, vücudu titredi ama kaçmadı. Ahmet’in siki, pantolonunun önünden fırlamaya hazır, zonkluyordu. ‘Diz çök,’ emretti sertçe, sesi kalın ve buyurgan. Ela itaat etti, dizlerinin üstüne çöktü, gözleri Ahmet’in kasıklarında. Elbisesinin fermuarını indirip pantolonunu sıyırdı, kalın yarağı dışarı fırladı – damarlı, sert ve hazır. Ela’nın ağzı sulandı, masum yüzü şehvetle doldu. Ağzını açtı, dilini uzattı ve Ahmet’in sikinin başını emmeye başladı. ‘Evet, yala onu, derin al,’ diye teşvik etti Ahmet, eliyle Ela’nın saçlarını kavrayıp başını bastırdı.
